20 Mayıs 2008 Salı

Yolcu Yolunda Gerek!

Istanbul Bilgi Universitesi’nin Kustepe kampusunde oynan Bilgi FT’nin yari final mucadelelirinden ilki Yolcu ile Alcoholico Madrid arasinda oynandi. En az mac kadar ilgi cekici olan ise tribunlerin muhetesem sovu idi, izleyenler Anfield road’da KOP tribunun sovunu izlediklerini dusundu,tabii bunda taraftarlarin Yolcu icin soyledikleri You Will Never Walk Alone’un da etkisi yadirganamaz.

Maca hizli baslayan taraf Alcoholico Madrid oldu ve henuz 2.dakikanin basinda Muzaffer'in attigi gol ile 1-0 one gectiler,fakat cabuk toparlanmasini bilen Yolcular 3.dakikada Adem ile karsilik verdi ve maca hemen denge geldi. Bundan sonra tipik orta saha mucadelesi seklinde gecen macta taraflar moral motivasyonla, fizik kondisyonun modern futboldaki kollektif uyuma etkisinin en guzel orneklerini sergilediler. Tam bu dakikalarda defans guvenligini elden birakan Yolcularin savunmasina karsi soldan deplase olan Erdi kaleci Caglar ile karsi karsiya kaldigi anda hakem tartismali bir penalti dudugu caldi. Topun basina gelen Kamil Kamil Richards topu koseden aglarla bulusturdu ve Madrid temsilcisi macta ikinci kez one gecmeyi basardi. Rehavete kapilan Madrid’e karsi seyirci destegini arkasina alan Yolcularda Okan ceza sahasinin hemen disindan topu kalecinin uzanamayacagi uzak koseye,sag 90 diye tabir ettigimiz noktaya mermi gibi nisanladi ve maca yine denge geldi. Bu dakikadan sonra oyunun kontrolunu eline alan Yolcular bloklar arasi kollektif uyumu saglayinca ileride deplase olan pivot santrforlari ile gol yollarinda giderek etkili olmaya basladilar ve Selcuk ile macta ilk kez one gecmesini bildiler. Sol kanat kombinezonlari ile Adem ile etkili olan Yolcularda,Adem’in pasiyla Selcuk kendisinin 2. takiminin 4. golunu kaydediyordu. Ilk yari bu skorla bitmek uzereyken cok sert bir topa maruz kalan Selcuk sahada yigilip kalirken,sahaya giren saglik gorevlileri ilk mudahaleyi yaptiktan sonra Selcuk maca igne ile devam etti,devre arasi roportajinda Selcuk “bizim icin cok onemli bir mac,bu yuzden igne ile oynayacagim” diye konustu ve motivasyonunun ne kadar ust duzey oldugunu gosterdi. Ikinci yarinin henuz baslarinda Yalcin’in Ertan’in mudahalesiyle yerde kalmasiyla hakem bir kez daha penalti noktasini gosteriyordu. Topun basina yine Kamil Kamil Richards geliyordu ve yine gol. Skor 4-3 oluyordu. Okan’in sagdan bindirmesiyle bir gol daha bulan yolcular farki 2ye cikarirken Okan da kendisinin ikinci golunu kaydediyordu. Ilerleyen dakikalarda Selcuk ile bir gol daha bulan Yolcular skoru 6-3 e getirip tam rahatladik darken, bu dakikaya kadar hatasiz oynayan Ertan’in kendi kalesine attigi golle skor 6-4 oluyordu. Bundan bir dakika sonra da ceza yayinin cevresinden Muzaffer plase ile skoru 6-5 yapiyordu. Tam bir gol duellosu seklinde gecen macta Okanla bir gol daha bulan Yolcular farki ikiye cikardiklari anda Kamil Kamil’in golune engel olamadi ve skor 7-6 oldu. Son dakikalarda Alcoholico Madrid’in ataklarini defans guvenligini ele alan ve kollektif alan savunmasi yapan Yolcular savustururken hakemin son dudugu ilestadi zafer sarkilari susluyordu.


Son olarak Yolcu takimi icin cok acimasiz elestiriler yapiliyor , bunlar cok oportunist elestiriler bir kere. Baktiginizda bu takimin futbolun fundamentalini kaptigini gorursunuz. Takim oyununu sahaya cok guzel yansitiyolar. Fakat orta sahada ufak capli bir renovasyon a gidilmesi gerek.Ileri ucta penetrasyon sorunu yasiyorlar. Bu bir handikap.


Finale adini yazdiran Yolcularin baskani Elif – the White Turk- Turel oyunculara verilecek yuksek primlerin mujdesini verirken,hakemi elestirmeyi de ihmal etmedi. Sayin Turel son olarak taraftarina yalniz birakmadiklari icin tesekkur etmeyi de ihmal etmedi.

17 Nisan 2008 Perşembe

Eksi'nin yanlislari

Zor istir objektif olabilmek, icinde bulundugunuz gercekligi soyutlamak, sadece var olana elestirel bir bakis acisiyla yaklasabilmek. Elbetteki elestiri guzeldir, farkli bakis acilarina sahip olmak da oyle, fakat yorum gerektirmeyen cevirilerde yapilan “hatalar” kimi zaman insanlarda bir on yargiya sebep olabilir.

Oktay Eksi’nin Disisleri Bakani Ali Babacan’in Financial Times’la yapmis oldugu soylesiden almis oldugu bazi kisimlar ve onlarin Turkce’ye cevrimi konusunda bir kac “hata” buldugumu soylemeden edemeyecegim.

Eksi diyorki “eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den "yaptığımız reform yasalarını veto ediyordu" diyerek şikáyette bulunduğu dikkati çekiyor.” Ben de usenmedim ve metni okudum ve orada gecen sozler de su sekildeydi “I wouldn’t actually look at Abdullah Gül becoming the President as a problem about the reforms, but actually it is a huge impetus for the reforms because we had many problems vis-à-vis our reform efforts because of the Presidential vetoes [of legislation] that we having seen during the time of our former President. So, with a reform-oriented President with a President who truly believes in the merits of the EU for Turkey, I think it is a big, big plus that we have a President like him…” burada evet Babacan Sezer’in veto gucunden bahsediyor ve sorunlar yasadiklarini ifade ediyor ama burada bir sikayet yok, daha cok Gul ile ilgili memnuniyetinden bahsediyor.

"Oysa bizim basına yansıyan habere göre sadece, "Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan dava"ya değinirken, "siyasi bir konunun mahkemeye götürülmesi halinde mahkemenin işinin önemli ölçüde zorlaştırdığından" söz ettiği, sırf bu zorluğu gidermek için "Anayasa’da değişiklik yapmayı düşündüklerini" söylediği, "parti kapatma kriterlerinin Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu tarafından belirlenenlerle sınırlı olmasını" istediği" … seklinde devam ediyor sayin Eksi. Ben ise yazida “mahkemenin isinin zorlasmasi” ile ilgili bir kisim bulamadim bunla birlikte parti kapatma kriterinin Venedik Komisyonuyla da alakasi yok.

FT muhabiri soruyor ; And the constitutional reform issue, where is that? ( Peki Anayasal reform konusu, bu nerede kaliyor? )

Babacan yanitliyor; The constitutional reform, actually, right after the new government was founded…we immediately invited a group of lawyers to work on a draft, a new constitution which is in line with the Copenhagen criteria, in line with the Venice Commission work and so forth, and we already had a draft.

Burada Babacan diyor ki zaten yeni anayasa Kopenhag Kriterleriyle belirlenmis ve Venedik Komisyonu ile de paraleldi, fakat goruyoruz ki parti kapatilmasi ile ilgili bir degisiklikten bahsedilmiyor burada bahsedilenler 301.madde ve AB uyum sureci icerisindeki reformlar.
Ilerleyen bolumlerde parti kapatilmasi hakkinda da konusuyor Babacan ve diyor ki elimizde bir taslak var ama hangi kulvarda ilerleyecegimize parti olarak henuz karar vermedik, sayin Eksi’nin nasil boyle bir cikarim yaptigini anlamak oldukca guc (?).

I don’t know if you heard about it or not, and that’s another thing, which is listed in all the EU reports and that’s something about 20-30 students being able to get religious education at a Greek Orthodox church school. And if you make a public opinion poll and ask people, is this an issue? I don’t know if there’s going to be 9th issue or the 19th issue or the 900th issue that’s in this report. Then we talk about freedom and fundamental rights. I don’t think we can just talk about any compromise or any other way and so forth but we have to do it, if we can, as soon as possible because it is very, very basic issue.

Ve son olarak Eksi’nin degindigi nokta turban konusu, Babacan’in kimseye taviz vermeden cozmenin basit yolu oldugundan bahsetmesi durumu var, o da soyle ki, FT muhabiri turbanin nasil 9. onemli konu olabildigini soruyor, Babacan da Yunanistan’daki 20 – 30 kadar ogrencinin Ortodoks kilisesinde dini egitim alabilmesinden bahsediyor ve ekliyor “bu durumu insanlara sorsaniz orada 9. 19. hatta 900. problem olarak ele alinir mi? bence alinmaz ve biz de hic odun vermeden bunu yapmaliyiz sadece cunku bu son derece temel bir konudur” diyor.

Son olarak ben sayin Eksi'nin yapmadigini yapayim ve haberin linkini vereyim, boylece herkes kendi okuyabilir ve benim de yapmis olabilecegim "hata"lari gorebilir.

http://www.ft.com/cms/s/0/cb8de71a-0a57-11dd-b5b1-0000779fd2ac.html

2 Nisan 2008 Çarşamba

DÜZEN ADAMI OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ


Güzel ülkem Türkiye’nin olmazsa olmazları, belirli gerçekleri vardır. Bunların başında düzen adamı olmak gelir. Nedir düzen adamı olmak? Düzen adamı ne yapar, nasıl yaşar, nasıl davranır ? Düzen adamı dediğimiz kişi; mevcut güçle ters düşmez, düşse bile öyle çok göze batıp radikalleşmez. Belirli yetilere sahiptir düzen adamı. Genel geçer konularda statükocudur, güncel konularda hep çoğunluğun tarafını tutar. Öyle farklı bakış açıları aramaz. Hep belirli gazeteleri okur, belirli kanalları izler. Muhtemelen muhafazakardır, milliyetçidir. Hep tek düze düşünür, dışarıya bağlar bütün sorunları, hep birileri Türkiye’yi yıkmak istiyordur onun gözünde. Komplo teorileri olmazsa olmazıdır. Mesela aslında Türkiye’nin inanılmaz bereketli toprakları vardır ve aslında en büyük petrol rezervi bizdedir ama çıkaramıyoruzdur. Bunun sebebi’de ABD’dir, onlar izin vermiyordur. Ayrıca derin devlet olmalıdır düzen adamına göre, çünkü derin devlet bizi dışarıdan gelecek kötülüklere karşı korur. Çok yüce ve önemli insanlar yer alır bu oluşumların içinde. Düzen adamına göre, ordu ne olursa olsun siyasetin içinde olmalıdır, çünkü ordu rejimin koruyucusudur. Laiklik çok önemlidir düzen adamı için, gerekirse ekmek, iş istemez ama laiklik her şeyin önündedir. Ama muhtemelen ne olduğunu bilmez bu kelimenin, sorarsanız orta okul vatandaşlık bilgisi dersinden öğrendiği kadarıyla ‘Devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılması’ diye tanımlar laikliği. Ama bilmediği bu şey ekonomik gelişmeden, demokrasiden, insan haklarından daha önemlidir onun için. Halbuki düzen adamı laikliği savunmasına rağmen, demokrasinin zararlı olabileceğini, çok fazla demokraside, özgürlükte ne kardeşim bu kadarı fazla diyerek eleştirir. Laikliğin ancak gerçek bir demokrasiyle taçlanırsa anlamlı olacağını bilmez ya da bilmek istemez. Tek başına karın doyurmayacağını anlamaz laikliğin. Muhtemelen türbana karşı çıkar, çünkü türban onun gözünde simgedir, ona göre başını örtmenin inançla hiç bir alakası yoktur. Başını örtüp üniversiteye girenlerin hepsinin amacı rejimi değiştirmektir düzen adamına göre. İnsan haklarını pek sevmez düzen adamı, “Nedir bu milletin zoru, oturun oturduğunuz yerde, hak hukuk neymiş, polis şunların ağzını burnunu kırsa diye söylenir”. Hakkını arıyan insanı sevmez düzen adamı. Ona göre polis; öğrenci, memur ayırt etmeksizin dövünce haklıdır, çünkü ne işi vardır insanların hak aramayla, “devlet baba” ne diyorsa doğrudur. Belirli tutkuları vardır düzen adamının, mesela birisi bayraktır. Toplumsal bir olay olunca ona sığınır hemen, sanki ondan farklı düşünenler, bu ülkenin adamı değildir ve sanki o bayrak onun babasının malıdır. Muhtemelen marjinal fikirli insanlar vatan hainidir onun gözünde, bu ülkeyi bölmek istiyorlardır. Hatta marjinal fikirli insanlar batının uşağıdır ve amaçları ülkemizi zayıflatmak ve gelişmesini engellemektir. Çünkü farklı fikir sahibi olmak, farklı tarzda yaşamak halkın huzurunu bozar onun gözünde ve toplumu kamplaştırır. Mustafa Kemal Atatürk’ü, birilerini sindirmek adına kendi kalkanı yapar düzen adamı. Kim ondan farklı düşünüyorsa, kim sistemi sorguluyorsa, Atatürk Türkiyesi’ni değiştirmek istiyordur ve muhtemelen Atatürk düşmanıdır onun gözünde...

Ama ne hikmetse hep başarılı olur düzen adamı. İşini çok iyi bilir, bir yerlerde sürekli onun gibi düşünen birileri vardır her zaman. En kolay şekilde en iyi işi bulur ve en hızlı şekilde yükselir. Çünkü herkesle uyumlu gözükmeyi bilir, bu sistemin, bu bitik yapının nelere prim verdiğini, nerede nasıl alkış alacağını bilir.

Ve maalesef ülke bu tip salaklarla doludur. Bunlar olduğu sürece, aklı başında, düzgün, dürüst insanların iyi yerlere gelebilmeleri, bu kokuşmuşluğa son vermeleri mümkün değildir ve mümkün olmayacaktır...
MZA

NE AB NE AKP TAM KARANLIK TÜRKİYE !


Bir grup insan düşünün sayıları bir elin parmaklarından bir fazla, ve milyonlar düşünün bu insanların gördüğünü görmekten aciz, ama onlara göre aciz. 16,5 milyon insanın göremediğini görme erdemine sahip bu 11 kişi ülkenin dönen tekerleğine, “her ne kadar çok da sağlıklı dönmese de” çomak sokma girişiminde bulunuyor. Çok kısa bir süre önce yüzde 47 oy almış bir parti, gazete küpürleri ve bir kaç röpörtajdan yapılan alıntılarla suçlu gösterilip aleyhine dava açılabiliyor. Bu senaryonun amacı gayet açık bir şekilde belirgin ve rollerin kimin tarfından dağıtıldığı da hiç birimize yabancı değil. Çok tuhaf değil Türkiye için bu süreç, bir grup elit ve kendilerini bu ülkenin sahibi gören kesim, rejimi koruma kılıfı adı altında kendi elit durumlarını değiştirebilecek her türlü halk hareketine, siyasi harekete ve demokartikleşme çabasına karşı her zaman bu tip senaryolar uydurdular ve mutlaka ki uydurmaya devam edecekler. Yapılanın laikliği korumak, ülkeyi demokratikleştirmek, anayasaya saygı duyulmasını sağlamak gibi bir amacı olmadığı net bir biçimde açık. Bu durum sadece en azından AKP adına düzenlenen iddanamade açıkça çok kasıtlı davranıldığını gösteriyor. Yazının en başına dönüyorum gerçekten 11 kişilik bir kitle mi karar veriyor böyle bir davanın açılmasına ya da bir ülkenin geleceğiyle oynamak sadece 11 kişinin görevi olabilir mi? Cevap net ve açık; kafasını demokratikleşmeye kapamış, ülkeyi içe kapanık ne ABD ne AB zihniyetiyle dünyadan koparmak isteyen, cumhuriyet kavramını kutsal kitap kabul etmiş ve bunun modernleştirilmesine, dünyaya entegre edilmesine karşı çıkan kesimin çabasıdır bu. Bu kesimin kendi nemalandığı dinamikler yerinden oynamaya başlayınca, örneğin; AB süreci ülke için önem kazanıp, bu yolla reformlar yapılınca, anti demokratik yapının sorgulanmasına başlanınca, bu kitle kendinde bir şeylere çomak sokma zorunluluğu hissediyor çünkü mevcut sistemin ileri gitmesi, modernleşmesi halinde o örümcek kafalarıyla hiç bir işe yaramaz asalaklar olarak hayatlarını sürdürecekler. Amaç kendilerini dünyaya entegre etmek yerine ülkeyi kendileri gibi anti-demokratik hale getirmek. Siz dinci veya sol bir parti ya da sisteme karşı yeniliği savunan bir halk hareketi olun, bu kitle bunun önüne bir şekilde geçip ülkeyi karanlıkta kalmaya mahkum ediyor. AKP’nin kapatılma sürecinin bu ülkenin AB ile ilişkilerini zedeleyeceği ve belki de hiç açılmamak üzere kapayacağı açıkça görülüyor. Demokrat olduğunu düşünen ve demokrasiye inanan bir insan olarak dileğim parti kapatma denen durumun sonsuza kadar bu ülkede bir daha olmaması. AB sürecinin durması da insanı ülkede demokratikleşmenin 8o yıldır olgunlaşamamasi gerceginin yanisira, geri gitmesi tehlikesiyle bizi başbaşa bırakıyor. Ayrıca yabancı sermayenin istikrarsız ve siyasi kaos halindeki bir ülkeden muhtemelen kaçma olasılığı da insanı ekonomik gelecek adına umutsuzluğa sürüklüyor. Evet 11 kişi ve bunların arkasındaki gerici karanlık kitle bizi bu risklerle ve geri kalmışlıklarla yaşamaya mahkum etmek üzere. Tabi ki AKP tamamen demokrasi yanlısı ve özgürlükçü bir parti değil, ayrıca ülkenin çıkarına olmayan icraatları da mevcut ama bu partinin muhalifi olmak farklı bir şey, bu partinin laiklik kılıfı altında, partiyi sandıkta yenemeyenler tarafından kapatılmak istenmesi farklı bir şey. Bu süreç tamamen yargının Türkiye’de siyasetin bizzat içinde olduğunun göstergesidir. Bu artık AKP ve statükocu kitlenin mücadelesi ve davası olmaktan çıkmıştır. Bu dava Türkiye’de gerçek demokrasi isteyenlerle statükocu ve ulusalcı karanlık kitlenin davasıdır. Bu kitlenin karanlıklığı Ergenekon Soruşturması’na verdikleri tepkilerden de anlaşılabilmektedir. En ufak olayda laiklik diye yollara düşen bu kitle ucu eski ordu mensupları, gazeteciler ve eski siyasilere dayanan Ergenekon soruşturması’nda suspus kesilip üstüne üstlük bu yapının tasfiye edilmesini sert bir dille eleştirmiştir. Bu kitle kısacası ülkedeki gelişime, değişime karşı olan kitledir. AKP’nin kapanmasını isteyenler, Ergenekon’un tasfiyesini istemeyenler, AB ile ilişkilerin durmasını isteyenler, gerekirse asker işin içine girmeli ve müdahale etmeli diyenler hep ama hep aynı kitledir. Hatta cumhuriyet mitinglerinde ellerine bayrak alıp diğer insanlar sanki bu ülkenin insanı değilmiş gibi onları ötekileştirenler, bu mitinglere katılan gerçek demokrat ilerici kitleyi bile kafalayarak askeri nerdeyse “darbe yap” diye göreve çağıranlar yine aynı kitledir. Türkiye tarihinin en önemli günlerini yaşarken aslında, ağır bir hastalıkla boğuşan hastayı anımsatıyor bana. Bu mücadele sırasında ya hastalık ve virüs kazanacak ya da hasta tekrar doğrulup demokratikleşme ve aydınlığa doğru koşar adımlar atacak. Umuyor ve diliyorum ki statüko ve karanlık bu işte yenilecek ve ülkemiz bir gün AB üyesi pırl pırıl aydınlık bir yer olacak. Eğer aksi olursa bize de muhtemelen yuksek lisans yapma bahanesiyle bu ülkeden, demokrasinin olduğu yerlere gidip bir daha da ancak buralara tatil için gelmek kalacak. Umarım tatillerim yurtdışında, hayatım ise demokratik, aydınlık, refah ve zenginlik dolu olmasını dilediğim ülkemde Türkiye’de geçer...
MZA

31 Mart 2008 Pazartesi

Özgürlük uğruna özgürlüğümüzden feragat etmeli miyiz?


Bugüne kadar özgürlüğümüz uğruna savaşmamız gereken tek unsuru dış mihraplar olarak algıladık. Fakat maalesef ve maalesef pratikte olaylar beklentimiz dahilinde şekillenmedi ve kolektif özgürleşme hareketi içinde özgürlüğümüzden feragat eder bir vaziyette bulduk kendimizi.
Bir bayan olarak, ekonomik özgürlüğümüzü elimize almak bize öğretilegelendi. Çocuklarımızı yetiştirmek adına koca dayağına maruz kalmamamızın tek şartıydı. Diğer bir deyişle; kendimizi gerçekleştirebilmenin, özgürleşmenin tek yoluydu bu. Ama sonra ne oldu da özgürlüğümüz için özgürlüğümüzden feragat ettik?

Bakınız işte böyle oldu;

“-İyi bir üniversiteye gitmeliyim, büyük şehre. Burslarım bana yetmiyor. Ne yapmalıyım?
O zaman tek çözüm okul artı iş;
(Bir süre sonra)
-İş ve okulu birlikte yürütemiyorum, derslerim aksıyor...
İşi bırakmalısın...
-Yurtta rahat ders çalışamıyorum...
O zaman eve çıkmalısın ama bu ekonomik realitede mümkün mü? Tabii ki hayır.
Şimdi mucizevî bir çözüm geliyor, BURS; Rahat rahat ders çalışabileceğiniz bir villa, bunun yanında dolgun bir cep harçlığı ve bilmem kaç yılda erişemeyeceğiniz kadar büyüklükteki bir sosyal çevre.
İşte kurtarıcınız tam karşınızda... Sistem tam bir çiflik mantığıyla ilerliyor. Kendinden sonrakini, sisteme dahil etme mantığı üzerine kurulu bu üretim süreci, kendinize ayırdığınız zamanın çoğunu alıp götürüyor sizden. Tıpkı, yaz tatillerinde gezip eğlenmek yerine, sizden sonra sisteme dahil edilmesi beklenenlere özel ders verme zorunluluğunuz gibi.

Kısacası, seçeneklerin kısırlığı dolayısıyla herkes kendi için olabilecek en iyiyi yapma gailesi içerisine giriyor. Ama atlanan bir nokta var ki o da hayatta her şeyin bir bedeli olduğu…
İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı ama bu çerçevede alan da, satan da memnun gözüküyor.
Ezelden beri tek bir sorunumuz vardı, o da eğitim. Fakat ne yazık ki eğitimin ocağında bulunanlar bile içine düştükleri gafleti yadsımayı tercih ettiler.

NP

18 Mart 2008 Salı

AB - Turkiye ?

Malum Avrupa Birligi’ne uye olma calismalarimiz yillardir devam etmekte. Iyimserlere gore Turkiye gerekli reformlari gerceklestirdigi takdirde Birlik’e uye olacakken; kotumserlere gore de Avrupa Birligi, Turkiye ne yaparsa yapsin uyelik soz konusu olamaz, belki “imtiyazli ortaklik” denilmekte.
Sayin Basbakanimiz Avrupa Birligi ile tam yol devam diyedursun biz onumuzdeki gerceklerle yuzleselim; gectigimiz gunlerde Erdogan, Sarkozy ve Merkel arasinda gerceklesmesi gereken uclu zirvenin Erdogan tarafindan iptal edilmesi bence bize oldukca guclu mesajlar veriyor. Zaten ortada Avrupa Birligi ile olan bir muzakerenin de olmamasi oldukca cesaret kirici. Medyamizda “tarama sureci” ile “muzakere sureci” birbirine karistirildigi icin oldukca iyimser haberler yakalamak mumkun fakat mevcut bilgilerle bu kadar iyimser olmak aslinda cok guc.
Su anda muzakereler askiya alnimis durumda ki bu basliklardan bazilari; gumruk birligi, tasimacilik, mallarin serbest dolasimi ve is kurma hakki gibi hayati konulari iceriyor, bunlar olmadan iddia edildigi gibi bir uyelikten cok “imtiyazli ortaklik” daha olasi gibi ki basta Sarkozy olmak uzere Birlik icindekilerin de istedikleri genelde bu yonde, hatta Merkel’in parti tuzugunde de bunu gorebiliriz. Avrupa Birligine verdigimiz imtiyazlara baktigimizda ise hangi noktada oldugumuzu degerlendirdigimizde manzara oldukca vahim; senelerdir hak iddia ettigimiz Kibris uzerindeki haklarimizdan Guney Kibrisi taniyarak vazgecmis durumdayiz, ve de almis oldugumuz “sozlu” garanti yillardir dis politikamizin zerre ilerlemedigini gosteriyor bize. Boyle buyuk bir hatayi bundan yillar once Kenan Evren de yapmisti ve “Asker sozu aldim ben, Kibris’I geri alacagiz” mealinde bir aciklamada bulunmustu ki gordugumuz uzere tarihimizden ders almadigimiz ortada.
Tum bunlari dikkate aldigimizda Avrupa Birligi ve Turkiye diye bir seyin olmadigini soyle(ye)memek gerceklerin ustunu ortmekten baska bir sey degildir.

5 Mart 2008 Çarşamba

VE SONRA..

Toplum eğer devletle yani resmi tutumla sürekli aynı paralelde düşünürse o toplumda bir şeyler eksiktir. O toplumda ruh eksiktir, muhaliflik eksiktir ve sadece bunların ikisinin eksik olması bu toplumun benim ölçülerimde eksik bir toplum olabilmesi için yeterlidir. Birey devletten daha fazlasını istemekle mükelleftir. Özgürlükten tutunda, eğitime, sağlığa, daha iyi parklara bahçelere kadar toplum hem kişisel hem genel bazda devletten daha fazlasını istemelidir. Daha fazlasını istemek tabiki bir açgözlülük şeklinde olmamalıdır. Daha fazlası gelecek nesil için önemlidir, bizden sonrakilere bizden daha ilerde daha modern ve hoşgörülü bir sosyal yapı bırakmak için çabalamak her bireyin görevi olmalıdır. Devlet doğası gereği fazlasını vermemeye ve statükoyu korumaya çalışcaktır. Bugün Türkiye’de çok az birey daha fazlasını, daha fazla özgürlük ve demokrasiyi istemektedir. Bunun çeşitli nedenleri olsada susturulmuşluk ve daha ileri derecede susturulma korkusu bu hakları istemeye hatta daha da ileri gitmeye engeldir. Toplumda değişim devleti yönetenlerin değimesiyle değil daha aşşağıdan , temelden başlar. Değişim dinamitleri yukarıdan aşşağıya harekete geçmez. Değişim toplumlar için en alt sınıf baz alınarak görülür. Gerek ekonomik, gerek özgürlükler bazında değişimin aynası toplumun itilmiş, hor görülmüş kesimlerinin gösterdiği gelişme ile anlaşılır. Ülke git gide muhafazakarlaşmakta ve toplumun büyük çoğunluğu devlet ile aynı söyleme paralel gitmeye başlamaktadır. Resmi tutumlara çanak tutmak, eleştirisel olmaktan uzak kalmak bir toplumun düşünsel anlamda geleceğini tehlikeye düşürür. Bu zihniyetin meydana getirip yetiştirdiği zihniyet, daha fazlasını istemekte tereddüt eder. Köşesinde siner durur hatta daha da ileri gidelim bırakın devlete muhalif ve eleştirisel bakmayı toplumsal yanlışlıklara karşı bile vurdum duymaz bir tutum izler. Bugün toplum 80 sonrası baskılarla ve olşturulan eğitim sistemi ile gayet yukarıda anlattığım hale bürünmüştür. İnsanlar yolda zor durumda gördüğüne yardım etmeyi bırakın ordan hemen uzaklaşayım aman bana iş çıkmasın derdine düşmüştür. O hep övünerek bahsettiğimiz değerlerimizde bu süreçte yok olmuştur. Toplumun büyük kesimi vatan millet edebiyatına teslim olmuş kendisi için dahi fazlasını istemeye aciz kalmıştır. Korku öyle işlemiştir ki insanların içine bu korku bir süre sonra yanlış algılamaları beraberinde getirmiştir. Örneğin hakkını arıyan, bunun için grev yapan veya daha fazla sosyal hak için devletine tepki göstern her işçinin bayramı olan bir mayıs’a gitmek
toplumun bir kesimi tarafından terör eylemine katılmak olarak algılanmış ve hakkını isteyen insanlara bu tip damgalar yapıştırılmıştır. Yabancı birinin polis tarafından karakolda öldürülmesine tepki yürüyüşü yapmak vatana ihanet sayılabilmiştir. Bu ciddi anlamda toplumda, tepkiye, hak aramaya daha fazlasını birey olarak devletten istemeye hakkı olan vatandaşlara düpe düz saygısızlıktır. Bu asıl olarak sistemin kendince başarısıdır. Evet sistem ve devlet politikası başarılıdır.(Burada devlet derken iktidardan bahsetmiyorum, devlet dediğimiz yapıdan ve olgudan bahsetmekteyim) Sistem bastırılmış, yolda yatana kalk demiyecek insanlar yaratmayı başarmıştır, hakkını isteyene vatan haini demeyi normal bulan, katillere helal olsun diyen, en küçük toplumsal eleştiri yapanı vatan haini ilan eden, devletten sistemden yana olan, ezilene, itilene sahip çıkmayan, ötekileştirmeye alet olan insanlar yaratmayı başarmıştır. Birey sorguladıkça, kendinden sonra gelene daha iyisini, daha özgürünü bırakma çabasına girdikçe ve kalkıp isyan ettikçe bireydir. Yoksa bunun aksine çanak tutan insan, birey olmaktan nice uzaktır. Ona ben insan derim, ama ne kadar bireydir bu tartışılır..ve sonra... sonrası aynı olur bu toplumsal yapı değişmedikçe ve sonra olmaz, sonrası şimdikinden beter olur..
MZA

BAŞKASININ ÇOCUĞUYLA KAHRAMANLIK YAPMAK !

Hep yıllardır merak ederim acaba önemli siyasilerimizin, işadamlarımızın, sosyetik ve ünlü isimlerimizin hangisinin çocuğu ölüm tehlikesi altında eksi bilmem kaç derecede askerlik yaptı. Yada bu şartlarda yapmasa bile kaçgün yaptı. Muhtemelen bu bahsettiğim gruplara mensup kişilerin çocukları ya master falan yapmaya Amerikaya, Avrupaya giderek yada çürük raporu gibi birşeyler uydurup, hiç biri olmazsa belli süre yurtdışında yaşayıp parasını bastırarak askerlik yapmışlardır. Ama ne hikmetse askerliğin şanınından, vatan millet edebiyatından, bu vatana binlerce şehit feda olsun sözlerinden en fazla bahseden grupta bunlardır. Bu kendini çok akıllı zanneden zavallı kitleye sorsanız, bu vatan için herkesten önce canlarını verirler, onlar için mevzu vatansa gerisi teferruattır. Halbuki bu zavallılar bu edebiyatları yaparken ne hikmetse ya havuzlu villalarında olurlar, yada tw ekranlarında. Ve bu edebiyatın artık karın doyurmadığını, 20’li yaşlarda onlarca insanın patır patır karınca gibi öldüğünü, artık bu çocuklarının ana, babalarının ağlamaması gerektiğini söyleyen biri oluncada, durumdan vazife çıkarıp en iyi yaptıkları işe popülizme ve şakşakçılığa soyunurlar.
Üstüne üstlük aynı yaşlarda kendi çocukları muhtemelen Newyork’ta üniversitede, veya maldivlerde tatildeyken. Bu arlanmazlar, buda yetmezmiş gibi gerçekleri söyleyenleri de ya mahkemeye verirler, yada vatan haini diye suçlarlar. Kısacası vicdan, şahsiyet, onur gibi değerlerden yoksun bu kitle başkalarının çocuklarının kanıyla kahramanlık edebiyatı yapar, ve bu çocukların ölümlerinden prim sağlarlar. Çünkü onlar için dağda ölen köylü hasan amcanın oğluyla, Amerika’da master yapan oğulları arasında önemli bir fark vardır. Zavallı köylünün oğlu ölmesi gereken ‘ VATAN EVLADI’ dır. Onların oğulları ise bundan gurur duyup ömür boyu barda,pavyonda puro içerek ‘Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez’ diye tempo tutmalıdır..
MZA

19 Şubat 2008 Salı

Republika e Kosovës


Cok eskilerde bloklar varmis dunyada, Sovyetler Birligi varmis bunlarin en ihtisamlisi, Cekoslavakya varmis bunlarin en kucugu bir de Josip Broz Tito’nun Yugoslavyasi varmis. Soguk savas yillarinda baglantisizlar hareketinin oncusuymus, ne oraliymis ne burali, sosyalistmis icerisinde cok sayida etnik kultur barindirirmis ama bir aradaymis. Tito’nun deyimiyle “biz hepimiz farkliyiz o yuzden beraber olmaliyiz” i kendilerine dustur bilmisler. Bu federasyonun icerisinde Sirbistan, Makedonya, Hirvatistan, Bosna – Hersek, Slovenya ve Karadag varmis, bir de Voyvodina.


Gel zaman git zaman Tito olmus, saglam otorite gitmis yerine bir zaman sonra Slobodan Milosevic gelmis, bos vermis ayriliklari Sirpiz demis Srebrenica’da katliamlar yapmis. Tutamamis bir arada Yugoslavya’yi. Herkes birakmis bu devleti kala kala Sirbistan, Karadag ve Voyvodina kalmis, ulke isim degistirmis Sirbistan – Karadag olmus. Zamanla Karadaglilar da ayrilmak istemisler ve duzenlenen referandumla ayrilmislar, Sirbistan’in deniz baglantisi da kesilmis, iyiden iyiye baglantisiz olmaya yuz tutmus. Ama bitmiyormus problemler, yillar yili sinirlarin korunmasi ilkesini benimsemis olan BM, AB ve ABD Kosova’nin bagimsizligina kavusmasi gerektigini soylemeye baslamis ve 17 subat 2008’de bu olay gerceklesmis. Buna yalnizca Rusya ve Sirbistan karsi cikmis. Zira Rusya’da da Abkazya gibi Cecenistan gibi yerler varmis. Hatta Rusya devlet baskani Vladimir Putin, Avrupa’yi iki yuzlu olmakla suclamis “KKTC’yi de taniyin o zaman” demistir kendi henuz tanimamisken hatta tanimayacakken. Uluslararasi iliskiler “pis” iliskilermis meger.

Velhasil – i kelam, butun bunlara ragmen sonunda Republika e Kosoves(Kosova Cumhuriyeti) kurulmus ve bunu ilk taniyanlardan biri Turkiye olmus, bundan sonra asil beklenen ise dunyaya yeni gelen bu bebegin yaratacagi etkilermis. Acaba Sirplar savas acarak topraklar bizim der mi, Turkiye Kosova’yi tanidiniz KKTC’yi de taniyin der mi, Abkazya, Karabag gibi; Kuzey Irak’taki Kurtler de, Kurdistan kurup bizi taniyin der mi, bunlar hep merak konusu. Bekleyip gorecegiz ama sonuclarinin iyi olacagini soylemek gercekten guc.

Saygi mi dediniz?



Semboller dunya uzerinde her zaman cok onemli olmustur, bayrak ise bu semboller icerisinde en cok onem adledendir hele ki Turkiye gibi ulkelerde. Ugruna canlar alinmis canlar verilmistir bu bayrak icin. Kimilerine (bence sig goruslulere) gore sadece bir bez parcasidir ve hak ettiginden fazla bir anlam yuklenmistir, bana gore de bu milletin ozgurlugunu, bagimsizligini sembolize etmektedir. TC anayasasinin 7.maddesi der ki - türk bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya layık olduğu manevi değeri zedeleyecek herhangi bir şekilde kullanılamaz. Resmi yemin törenleri dışında her ne maksatla olursa olsun, masalara kürsülere, örtü olarak serilemez. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Bu yerlere ve benzeri eşyaya bayrağın şekli yapılamaz. Elbise veya uniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Türk bayrağına sözle, yazı veya hareketle veya herhangi bir şekilde hakaret edilemez, saygısızlıkta bulunulamaz. Bayrak yırtılamaz, yakılamaz, yere atılamaz, gerekli özen gösterilmeden kullanılamaz. Bu kanuna ve tüzüğe aykırı fiiller yetkililerce derhal onlenir ve gerekli soruşturma yapılır.


Bundan yaklasik 12 yil once Solomos Spyrou Solomou isminde Guney Kibrisli bir Rum KKTC sinirindaki Turk bayragini indirmeye kalkmis ve vurularak oldurulmustu. Dunya kamuoyunda da oldukca tartisma cikarmisti, fakat kanunlar acikti sinir ihlali yapan bir kisiyi vurabiliyordu devletler.

Bugune geldigimizde durum sinirlar otesinde degil artik, tam iceride. Sirnak’in Cizre ilcesinde Abdullah Ocalan’in yakalanmasinin 9.yildonumu sebebiyle protesto gosterilerinde bulunan teror orgutu Pkk’nin yandaslari arasinda cikan arbededen oturu bir gosterici “basina tas isabet ettigi icin oldu”,ve bu sahsin cenazesi sirasinda da yine teror orgutu yandaslari Turk bayraklarini indirip cignediler. Bu ne nefrettir, bu ne kendini bilmezliktir cozemedim ben. Cenaze toreni duzenlemek istiyorlar, polis karismiyor elbette, slogan atiyorlar polis karismiyor artik Turk milleti icin cok onemli olan bayraklara saldirmaya basliyorlar. Bunun alt anlami, “Turklerin ozgurluklerinin,bagimsizliklarinin sembolu olan bayragi yani onlarin ozgurluklerini ayaklar altina aliriz”dir, baska bir sey degildir ve o ayaklar altina aldiklari bayrak kutsaldir.


Kutsal degerlerine hakaret ettigin bir millet ile nasil bir uzlasma bekleyebilirsin, nasil sana saygi duymasini bekleyebilirsin, bu nasil ikiyuzluluktur. İkiyuzluluk demisken aklima cenazede hazir bulunan DTP liler geldi. Kendileri otopsi raporlarinda da gayet net bir sekilde gorulen bir gercegi carpitarak(dezenformasyon yaparak) olen gencin “basina tas isabet ettigi icin” degil de panzerle ezilerek oldugunu iddia ederek bu bayrak cignenmesinin ustunu ortmeye calismaktalar. Tabii ki de basimizdaki iktidar goreve gelmeden once soz verdigi gibi dokunulmazliklari kaldirmazsa herkes de istedigi gibi konusur, istedigi gibi Turk bayragina hakaret eder, ama bu millet bunu daha fazla kaldirmaz.

17 Şubat 2008 Pazar

ÜZERİMİZE OYNANAN OYUNLAR VARMIŞ !

Bir varmış bir yokmuş bir zamanlar Asya ile Avrupa arasında köprü olan, yarı Asyalı yarı Avrupalı bir ülke varmış. Bu ülke öyle bir ülkeymiş ki üzerine sürekli oyunlar oynanırmış, ülkedeki her sorunun her yanlışlığın altında bu oyunlar varmış. Kimi zaman bu oyunları Amerika kimi zaman Avrupa oynarmış. Sanki bu adamların başka işi yokmuş gibi hepsi ne yapsak da Türkiye’yi aşağı çeksek diye uğraşırmış. Ülke yıllar boyu her sorununu dışa bağlamış, yanlışı içeride değil dışarida aramış. Kendi içindekileri yargılamak yerine çamuru sürekli dışarıya atmış, Türkleri ve Türkiye’yi sevmiyorlar, çekemiyorlar anlayışına sığınmış. İleri gitmeyi, çağdaş olmayı istememiş ama bunun sebebini dış güçler buna izin vermiyor, bizi güçsüz kılmak istiyorlar diye açıklamış. Bu ülke yıllar boyu Avrupa Birliği’ne girmek istemiş ama ne hikmetse hiçbir kriter yerine getirmemiş ve Birlik'e giremeyince de bunu bizi zaten istemiyorlar bu Avrupalıların bir oyunu diye açıklamış. Kürt sorununu, türbanı sorun diye yıllarca gündemine bile almayıp bastırmış, gündeme aldıysa da bunlar dış güçlerin üzerimize oynadığı oyunlar deyip üstünü örtmüş. Avrupa kupalarında takımları fark yeyip döndüğü zaman Avrupalı hakemlerin oyunu deyip başarısızlığa bir güzel kılıf bulmuş. Yıllar gelmiş geçmiş yıl olmuş 2008, ülke hala eski problemlerle uğraşmaya devam ediyormuş. Türban, AB, derin devlet sorunları sürmekteymiş, ve ne hikmetse bu sorunlarının çözülememesinin sebebi yine dış güçler ve üzerine oynanan oyunlarmış...
MZA

15 Şubat 2008 Cuma

TARTIŞAMAMAK !

Gecenin bir saati kalkıp televizyonda 32.gün izlemeye karar verdiğimde aslında başıma gelecekten haberdardım ama yine de dayanamayıp izledim. Program her zamanki hararetinde devam ederken bir gerçek yüzüme tokat gibi vurdu ve bir kez daha niye hala burdayız sorusunun cevabını o programda dahi buldum. Evet Türkiye yerinde sayıyordu yıllardır, rekabet ettiği ülkeler alıp başını gitmişken biz hala aynı tarzla devam ediyorduk. Önümüze geleni alkışlamaya, her şeyi derinine tartışmak yerine duyduğumuz her farklı fikre karşı şakşakçılık yapmaya, beğenmediğimizi yuhlamaya, biraz sert çıkış olunca aynı tarzı daha da abartarak karşılık vermeye hala devam ediyoruz. Demokrasinin gelişmesi, çok sesliliğin artması gibi kavramlardan bahsederken hala insanların farklı fikirlere hele hele üniversite okuyan insanların saygı göstermiyor ve kendi fikirlerini empoze etmek amacıyla avaz avaz bağırıyor olmaları, ülkenin bulunduğu noktanın bir aynasıydı. Ve bana bir kez daha bü ülkede çok sesliliğin hiçbir şekilde, eğer nesil tamamıyla geçmişten arınarak yola devam etmezse, mümkün olmayacağını gösterdi..
MZA

12 Şubat 2008 Salı

TARİKATLAR ÜLKESİ

Ülkenin her metrekaresi yeni tarikat oluşumları ile dolup taşarken, demokrasi umudum ve ülkenin geleceğine olan inancım gitgide azalmakta. Bugün ülkemizdeki tarikat oluşumları Anadolu’nun küçük kasabalarından İstanbul’un en lüks semtlerine uzanan bir zincirle ülkenin her karış toprağına bir virüs gibi yayılmakta. Bu yayılım birçok şekilde gerçekleşiyor. En bilindik metod maddi durumu yetersiz gençleri eğitim vaadi ile bir araya toplayarak, bu çocukların bu oluşumların bir parçası olmasını sağlamak. Peki bu çocukları buralara iten sebepler ya da bağlanmalarındaki en büyük etken ne? Bunun en önemli sebebi maddi olanaksızlık, bunun yanında cehalet ve istismar edilmiş dini duygular da var. Bu üç önemli sebep genç insanları tarikat oluşumlarının içine itiyor. Yine ayrıca ailelerinden dolayı; yani ailelerinin önceden bu tarikatlar ile bağlantılarının olmalarından dolayı bu oluşumlara mecbur gençler de var. Tarikat oluşumlarının dayandığı, görünürdeki en bağlayıcı unsur din gibi gözükse de bu oluşumların sahip oldukları siyasi ve ekonomik güç ne denli farklı temellerin bu oluşumların altında yattığını ve bu oluşumların hizmet ettiği amacın görünürden farklı olduğunu açıkça gösteriyor. Örneğin tarikatlar seçim sonuçlarından tutun da ülkenin geleceği ile ilgili atılacak adımlarda dolaylı yoldan söz sahibi oluyorlar. Bu bir rastlantı veya inanılmaz derecede organize olmuş ve resmi kurumların engelleyemediği bir durum değil, bu bilakis resmi kurumların bir bölümünün ciddi anlamda desteklediği ve yayılmasında aktif rol oynadığı bir süreç. Bugün gelinen noktada, 1980 de hortlayan ama daha öncesine dayanan temelleri olan bu organizasyonlar ciddi anlamda başarılı olmuş ve istedikleri, umdukları noktadan ileri gitmişlerdir. Yine bugünkü iktidarın bu denli güçlenmesinde tarikatların ciddi anlamda etkisi olmuş, birçok kesim üzerinde etkisi olan çok fazla tarikat olduğundan milletvekillerinden tutun da bakanların seçimine kadar her türlü işte tarikatlar ciddi derecede etkin rol üstlenmiştir. Tabi burada tarikatların etkisi birebir lider bazında olmuştur, çünkü birçok siyasi liderin biliyoruz ki bu tarikat şeyhleri ile yakın temasları olmuş ve onları destekleyen kitlenin yükselmesinde onlara yardımcı olmuşlardır. Tarikatlaşmadan daha önemlisi buraların ülkenin gençliğinden alıp götürdükleridir. Tarikatın olduğu yerde demokrasi olmaz, olamaz, tarikat mensubu insan da demokratik olamaz. Şeyhin sözünün son söz olduğu, onun fikrinin üzerine laf söylenmeyen, hiçbir tartışma, sorgulama, fikir özgürlüğü olmayan, mensuplarının onaylamak dışında işlevleri olmayan kurumlar ve oluşumlar demokratik olmazlar. Buralardan çıkan, buraların yetiştirdiği adamlar ne olursa olsun eğer ciddi bir arınma geçirmediyse hiçbir şekilde ciddi anlamda çağdaş insan olamaz. Burada hiçbir şekilde inanç ile ilgili bir eleştiri getirmiyorum ancak tarikatçı olabilme, oradaki tehdit unsuru olan söylemlere itaat edebilme gerçekten tehlikeli ve insanın insanlığını alıp götüren, onu insan yapan yargılama, sorgulama özelliğine zarar veren bir durum. İnanmak, ibadet etmek insanların kişisel tercihleri ama din hiçbir şekilde birilerinin birilerine itaat etmesi, yüce görmesi üzerine kurulu olamaz, oluyorsa burada bir yanlışlık vardır. Çünkü Allah ve peygamber dışında dinde bir müslümanın yüceltmesi gereken başka bir varlık yoktur. Bu çok açıktır, ancak birileri bazı farklı yorumlar getirerek bugün tarikatlaşma ile kendilerini nerdeyse peygamber yerine koymuş ve bu dünyada hiçbir kula nasip olmayacak refaha sahip olmuştur. Nasıl olur da savaşlar geçiren, her türlü zorluğa göğüs geren ve bunlardan hiç yılmayan bir peygemberin dini, yani Müslümanlık, bu çağda birilerinin lüks içinde evlerinden, köşklerinden fetva verdikleri ve kitleleri arkasından sürekleyen bu oluşumlara teslim oluyor bunu anlamak gerçekten çok zor. Bugün tarikatların yetiştirdiği insanların geldikleri noktalar ciddi anlamda göz boyayıcı olabilir. Ancak bu insanların sorgulama yapmadan bu çağda hala böyle zihniyetlere esir olabilmeleri ciddi anlamda üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Bir baska büyük çelişki de tarikatların çoğunun yetiştirdiği bir grup insanın bugün hala kapitalizmin sembolü olan kuruluşlara ve fikirlere hizmet ediyor olabilmesidir. Ayrıca yine içinde birçok tarikat mensubu olan bugünkü iktidarın ABD’nin Irak müdahalesinde destekçi olması ve onlarca müslümanın ölmesine en azından ufak da olsa bir göstermelik tepki vermemesi de bu işin sadece din bağıyla açıklanamayacak kadar organize ve danışıklı bir durum olduğunu ortaya sermektedir. Dini duygular istismar edilerek yapılanlarla bugün tarikatlar ciddi sermayedarlar haline dönüşmüştür. Birçok televizyon ve gazete sahibi olan tarikatlar ciddi anlamda her alanda etkili olmayı başarmış ve altının kazılmasını istemediği gerçekleri çok akıllıca örtmüştür. Yapılan yayınlar ciddi anlamda objektiflikten uzak ve yanlıdır. Bunu Türkiye’deki tarikatlardan bağımsız birçok medya organı için de söyleyebiliriz aslinda. Bu da zaten oluşturdukları sistemde hiçbir şey sorgulamayan robotlar yaratmak adına doğru olandır ancak hiçbir şekilde etik değildir. Neden kanıyoruz? Çünkü yaratılan atmosfer ve oluşan çemberde insanlar tamamıyla manevi olarak ezilmekte ve bu yoz oluşuma ortak olmaktadırlar. Din, bir insanı rahatça kandırılabilmek hatta sindirilebilmek adına en etkili araçtır. Genç körpe beyinlere “şunu şöyle bunu böyle yap, yapmazsan günaha girersin” demek en caydırıcı metoddur çünkü inanan insanın ne pahasına olursa olsun kaçınacağı şey günahtır. Ve anlatılan, öğretilenler doğrultusunda günaha girmemek için tarikatının emrettiğini sorgulamamaya mecburudur. Dolayısıyla kendi özgünlüğünden eser kalmaz tarikat mensubu kişinin. Kısacası insanı insan yapan, daha iyisi daha doğrusu için düşünmekten uzaklaşır.
MZA

9 Şubat 2008 Cumartesi

ALMANYA’DA ÖLMEK



9 Türk Almanya’da çok üzücü ve bu çağa yakışmayacak bir şekilde can verdi. Bu insanlar yıllar öncesinden oralara, buradakinden daha iyi şartlar bulmak amacıyla gitmiş, geleceğini memleketlerinden uzak belirlemek zorunda kalmışlardı. Muhtemelen hiçbiri çok istemedi en başta ama şartlar, Türkiye’nin onlara verebilecekleri, onların hayatlarını burada mutlu sürdürmeleri için yetersizdi. Gittikleri yer genel anlamıyla ülkemizden daha ilerde, belirli koşulların mesela insan hayatının öneminin daha yüksek olduğu bir ülke. Şanssızlık mı, kader mi ne dersek diyelim çok garip bir şekilde bu insanların Almanya’da yaşanmayacak bir ihmale kurban gitmeleri de olayı biraz daha hazin kılıyor. İnsan hayatına bu kadar vurgu yapılan bir yerde, itfaiyenin geç müdahalesi ve etkin olmayan çalışması da düşündürücü. Ayrıca olayın ırkçı bir kundaklama olması durumu da henüz aydınlatılmış değil, eğer böyleyse, böyle gelişmiş, zengin ve insan haklarının önemli olduğu bir ülkede bu tip düşüncelerin hala barınıyor olmaları insanı AB kriteri denen şeyin anlamını düşünmeye itiyor. Kriterler olsa bile ona uymayacak, o paralelde düşünmeyecek insanların varlığı tam anlamıyla bunların uygulanamaması anlamına geliyor. Bu da beni sadece ülkemde değil dünyada barış, huzur ve hoşgörü ortamının oluşma ihtimali adına umutsuzluğa düşürüyor.
MZA

7 Şubat 2008 Perşembe

Sırbıstan Tadiç le Avrupa Birliği yoluna devam dedi (mi) ?



Bilindiği üzere Pazar günü yapılan ve Sırbistan'da, Avrupa Birliği ile Rusya arasında tercih referandumu olarak görülen kritik cumhurbaşkanlığı seçimini Batı yanlısı aday Boris Tadiç kazandı. Katlımın yüzde 67 gibi yüksek bir seviyede gerçekleştiği seçimlerde Tadiç, rakibi olan aşırı milliyetçi Nikoliç’in aldığı yüzde 47 lik oya karşılık yüzde 51 ile ipi ilk göğüsleyen oldu. Nikoliç'i de kutlayan Tadiç, kendisi ile görüşeceğini, çünkü çok sayıda vatandaşın onun düşüncelerini desteklediğini belirtti. Tadiç, bağımsızlığını ilan etmeye hazırlanan Kosova'dan da vazgeçmeyecekleri vurgusunda bulundu.
Karadağ’ı kaybettikten sonra siyasi arenada gerek Mladiç ve Karadziç in teslim edilmemesiyle, gerekse Kosova konusundan sonra Avrupa Birliği karşısında daha da fazla Rusya yanlısı politika izleyen Sırbıstan yönetimi acaba bu seçimlerle değişikliğe gider mi sorusu şu an Balkanlar üzerindeki tartışılan en yoğun konulardan. Tadiç’in seçimi kazanmasıyla Avrupa Birliği yönünde esen rüzgarları bir ölçüde kuvvetlendirmiş durumda. Ama gerek Tadiç'in milliyetçi kesimleri rahatlatmaya çalışan Kosova açıklamaları ve Rusya ortaklıklığını varolan gündeme tekrar sokması, gerekse Rusya ve değişik kesimlerden gelen tatlı sert açıklamaklar, ilişkilerin AB minvaline hemen oturamayacağının bir göstergesi. Özellikle Sırbistan'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerini Batı yanlısı Boris Tadiç'in kazanmasının ardından, Kosova'nın bağımsızlığını sağlayacak her türlü girişimi bloke edeceğini açıklayan Moskova yönetiminin isteği bu yönde.
Dün Kosova Başkanı Fatmir Seydiu, Kosova bağımsızlığı öncesi destek arayışlarında bulunmak için bugün Türkiye'ye geldi. Seydiu'nın Türkiye ziyareti sırasında tabi ki ortak dilek ve açıklamalarda bulunulmaktan ileri gidilmedi, ancak böylesi bir seçim sonrası hele de mevzu Avrupa Birliği ile yakından ilgiliyken bizim de bu değişimin dışında kalamayacağımızın açık bir göstergesi oldu. Öte yandan seçimlerden hemen sonra Kosova hakkında sorulan “Türkiye, Kosova'nın bağımsızlığını tanırsa ilişkileri donduracak mısınız?'' şeklindeki soruya, "Türkiye, Kosova'nın bağımsızlığını tanırsa ilişkilerimiz zor olacak.'' karşılığını veren Nikoliç, Güneydoğu meselesine gönderme yaparak, "Türkiye'nin de benzer sorunu yok mu?" diye de ekledi.
Sonuçlar henüz çok taze ve genç. Ama şurası muhakkak ki Sırbistan- Kosova- Avrupa Birliği üçgeni. ABD- Rusya gibi büyük devletleri ilgilendirdiği gibi Türkiye gibi bir orta büyüklükte bir devleti de ilgilendirdiği aşikar. Özellikle mevzu Avrupa Birliği olunca.
Peripherique

1 Şubat 2008 Cuma

ALLAH BAŞIMIZDAN EKSİK ETMESİN..!


II. Dünya Savaşı sonrası Komünizmi tehlike gören ABD’nin birçok ülkede desteklediği, Komünizm yanlısı bir altyapı oluşurtulmasını engellemek amacıyla kurulan gizli örgütler derin devleti temsil eder ve bu tip örgütlenmeler CIA destekli olarak değişik ülkelerde faaliyetlerde bulunmuşlardır. Her ülkede bu örgütlerin değişik isimleri olmuştur. Bizim derin devletimiz kendine ‘ERGENEKON’ ismini takmıştır. Bu örgüt II. Dünya Savaşı sonrası ülkede gerşekleşen birçok olayda, perde arkasında kalarak başrolü üstlenmiştir. Bu olaylar açıkça ABD ve onun bu bölgede görmek istediği şövenist, muhafazakar ve ABD muhalifi olmayan bir toplum oluşturmaya hizmet etmiştir. Bu tip örgütlenmelerin görüldüğü bütün ülkeler bu oluşumları zamanla tasfiye etmiş ve demokratikleşmenin gereği olan çetelerden yoksun bir sistem oluşturmayı büyük ölçüde başarmıştır. Biz şu günlerde süren operasyonla bu tasfiyenin adımlarını az da olsa atar gibi oluyoruz. İnsan demokratikleşme adına umutlansa dahi sanki yine yarıda bırakıp, kökünü kazıyamaz mıyız endişesine kapılıyor. Bunun en büyük sebebi de Susurluk Olayı gibi tarihi bir olaydan sonra bile, bu çeteleşme ve mafya ilişkilerine karışmış kişilerin bir süre sonra milletvekili, hatta parti genel başkanı olabilmesi. En can alıcı ve umut kırıcı olan durum ise bu çetelerin ve katillerin hala Türkiye’de alkışlanır, saygı görür, yargılanmıyor olabilmeleri. Üstüne üstlük halkın bir bölümünün bu işlerin meşru olduğunu savunup, bu tip örgütlenmelerden medet umması ve bunları ‘Vatan bekçisi’ olarak görmeleri..

MZA

30 Ocak 2008 Çarşamba

GÜNDEM YİNE AYNI!




Dünya ekonomik kriz endişesinde, Amerika'daki resesyonun dünya piyasalarına etkilerini konuşur ve tartışırken bizde herhalde ekonominin müthiş dirençliliği ve kuvvetine güvenerek gündeme bu konuyu alma gereği bile duymuyoruz. Alsak da gündemin en önemli konusu olmuyor ya da olamıyor. Bizde daha önemli bir şey var tartışılacak o da türban. Çünkü türban sorunu çözülünce ülkede ne ekonomik problem kalacak ne de AB’ye uyumla uğraşma derdi. Aklı başında hiçbir devlet dünyada böyle bir konu tartışılırken türbanı birinci konu yapmaz en azından bu sorunun çözümünü ekonomik problemlerin tartışılmasının üstüne koymaz. Ama bunlar gerçekten dünya ile entegre olmak isteyen, gelecek için bu ülkeyi bir Avrupa ülkesi yapmak isteyenlerin uğraşacakları konular. Ancak aydınlıktan bu kadar uzak yönetimler ve yöneticiler gerçek sorunları ancak kendi görmek istedikleri olarak algılarlar bu da bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde görülebilecek bir mevzudur ve böyle devam ettiğimiz sürece de öyle kalacaktır. 2030'da muhtemelen dünya ülkeleri refahı ve gelişmişliği arttırmayı konuşurken bizde yine bir numaralı gündem türban olacaktır...
MZA

28 Ocak 2008 Pazartesi

ÖLÜMÜNE ULAŞIM !



Yıl 2008 ülkenin geri kalmış ve dünyaya ayak uyduramamış demiryollarında, yine ülkenin sözde refahından faydalanamamış zavallı insanlar ölüyor. Ve yine ülkenin ulaştırma bakanı kameralar önüne bile çıkmadan bu işi unutturma ve insanlar gerçeği sorgulamasın yoluna gitmekten başka hiçbir şey yapmadan olayın üstünü kapatma çabasına giriyor. Akla şu soru da gelmiyor değil, bu becerikli yönetimin gerçekleştireceği hızlı trene insan nasıl olur da güvenip biner ve nasıl olur da hiçbir kuşku ve korku duymadan seyahat eder. Demiryollarını kaderine terketmek ve yarısını erken uyarı sistemi ile donatmamak. Isparta’daki uçak kazasında bu havaalanını belirli standartlara çıkarmadan buraya uçakların inişine izin vermek. Bir şeyleri değiştirmek için ancak 70’e yakın insanın ölmesini beklemek ancak bu kalitede yönetim anlayışının becereceği bir durumdu. Kendilerini ve emeği geçenleri ayakta alkışlamak gerek..
MZA

Hero Turkoglu


Jordan topu aliyor macin bitimine 5.2 saniye kalmis, atarsa Chicago Bulls 6.kez sampiyon, atamazsa 7.mac sampiyonu belirleyecek, iste buyuk oyuncunun belli oldugu bu anda Jordan o efsane sutunu sokuyor ve bir kez daha tarih yaziyor bizler de ekran basinda hayran hayran izliyoruz.
Biz bunlari izleyerek buyuduk, bu oyuna boyle asik olduk, bu efsanelerle costuk. Simdi sira bir Turk ile cosmaya gelmis meger. Hedo Turkoglu her gecen gun oyununa bir seyler katiyor, onu izleyenler oyunundaki gelisimin sadece istatistiklerle olculemeyecegini gorebiliyorlar. Kendisi 19.3 sayi ortalamasiyla oynuyor fakat bundan daha degerli olan sahanin lideri olmasi. NBA’de “crunch time” denilen topun el yaktigi anlar vardir, son top, bu tur anlarda top en cok guvenilen isme verilir. Bu sene bu toplar Orlando Magic’de hep Hedo tarafindan kullanildi atsa da atamasa da son top onun. Dun gece de Boston Celtics karsisinda son top ondaydi, bitime saniyeler kala hareketine basladi karsisinda Paul Pierce, ligin en iyi oyuncularindan biri yani, tepeden “fade away”(geriye dogru cekilerek) bir atisla maci kazandiriyor Hedo. Basketbolda ilk 5 cikmaktan daha onemli olan maci bitiren ilk 5 icerisinde yer almaktir ve sadece lider ruhlu olanlar son topu kullanabilir, arkadaslari kaderlerini sadece onlara emanet edebilirler. Artik ona Hedo demiyorlar Hero(kahraman) diyorlar ve All – Star secilmeyi de sonuna kadar hakediyor.

24 Ocak 2008 Perşembe

70,586,000



Kimilerine gore icerisinde cok fazla sorun barindiran kimilerine gore de dunyanin en guzel sehri Istanbul. Oyle ya muhtesem bir kultur mozaigiyiz, aramizda her cesit insan var, istersen Bogaz'in essiz manzarasi, buram buram deniz kokusu, istersen orman havasi, istersen tam bir sehir. Tam bir metropol Istanbul, Turkiye’nin lokomotifi, gayri safi milli hasilaya en cok katki yapan il, yeni bir hayata baslamak isteyenlerin goc ettigi tasi topragi altin sehir.
Tarih boyunca 29 defa kusatilmis;
ilk olarak M.Ö. 479'da Sparta krali Pavsanias, son olarak da M.S. 1453 yilinda Fatih Sultan Mehmet tarafindan alinmistir.
Gecmisten bugune de icerisinde onlarca farkli etnik kokenden insan barindirmistir. Gectigimiz gunlerde Turkiye’nin nufusu aciklandi 70 milyon 586 bin kişi var su anda, Istanbul’da ise 12 milyon 573 bin kişi yasamakta, yani nerdeyse her 5 kisiden biri Istanbul’da yasiyor bunun nedeni de ekonomik olarak insanlarin hayatlarini idame ettirebilecekleri nerdeyse yegane yer olmasi. Muthis bir yogunlasma soz konusu. Istanbul caglar boyunca zaten en cok ilgi ceken il olmustur, fakat Istanbul’un en onemli ozelligi icerisinde barindirdigi cesitlilikti, son aciklanan sayimlara gore toplam nufus icerisinde sadece 98 bin 339’u yabancı uyruklu insan yasamakta, artik bunun ne kadari Istanbul’da ikamet ediyor bilmiyoruz fakat bu zengin cografyamizin en onemli unsurlarindan biri olan cesitliligimizi kaybettigimiz kesin.